Seul’a Dönüş: Bir İptal Bileti, Bir Ömür Boyu Soru
Japonya’ya giden bir uçak iptal olur. Freddie Seul’da iner, istemeden, plansız, biraz da öfkeyle. Ve işte tam bu tesadüfle, yönetmen Davy Chou bize en zor soruyu soruyor: Bir insan, ait olmadığı yere döndüğünde ne olur? Return to Seoul (Seul’a Dönüş), bu soruyu yanıtlamak için değil, onun içinde yaşamak için yapılmış bir film.

Freddie (Park Ji-min) 25 yaşında, Fransa’da büyümüş, Korece bilmez. Bebekken evlat edinilmiş ama bu mesele ona göre çoktan kapanmıştır. En azından kendine öyle söylemiştir. Seul planında yoktu. Ama şimdi burada, otel resepsiyonunda yeni tanıştığı biriyle içki içiyor; biyolojik ailesini aramasına yardım edebilecek bir evlat edinme merkezinden bahsediliyor.
Başka bir film olsaydı, buradan bildik bir yola girilirdi: köklerini arayan genç, gözyaşlı buluşma, kapanma, huzur. Seul’a Dönüş ise bu şablonu tanıyor, ona nazikçe bakıyor ve bir kenara bırakıyor. Çünkü Freddie’nin hikâyesi bir cevaba değil, sorunun içinde büyümeye doğru ilerlediği için çok daha gerçek hissettiriyor. Ve seyirci olarak siz de o büyümenin içinde sürükleniyorsunuz — bazen onunla öfkelenirken, bazen onu anlamaktan aciz kalırken.
Bir insan, olmadığı şeyi ararken ne hâle gelir? Return to Seoul, cevap vermek için değil; bu soruyu taşımak için yapılmış bir film.— Davy Chou, Return to Seoul üzerine

Kore Sineması 2022’nin En Cesur Anlatı Seçimi: Zaman, Bir Karakter Gibi
Seul’a Dönüş‘ün en cesur yapısal kararı, zamanla oynamasıdır. Film sekiz yılı tek bir solukta kapsıyor; bu sıçramalar kronoloji hissettirmiyor, daha çok bir ruh hâlinin değişimi gibi akıyor. Freddie’nin her dönemde başka biri gibi görünmesi — saçları, giyimi, tutumu, hatta kullandığı dil başta sizi şaşırtıyor ama zamanla filmin söylediği şeyin tam da kendisi oluyor: kimlik sabit değil, bir su gibi kap değiştiriyor.
2022 Kore sineması konuşulduğunda Return to Seoul‘un adı hep öne çıkıyor — ve hak ediyor. Chou, Kore’nin patriarkal yapısıyla Freddie’nin çatışmasını didaktik bir biçimde sunmuyor; aksine seyirciye bunu hissettiriyor. Bir akraba yemeğinde herkesin Korece konuştuğu, Freddie’nin ise o masada hem orada hem hiçbir yerde olduğu sahne, bu duygunun en saf hâli. Hiç diyalog yok. Hiç ihtiyacı da yok.
Park Ji-min: Aktris Olmayan Kadın, Olağanüstü Performans
Bunu ilk kez duyduğunuzda inanmak zor geliyor: Park Ji-min bir aktris değil. Plastik sanatçı. Bu filmde kamera karşısına ilk kez geçiyor. Ve yine de Freddie’yi canlandırırken o kadar içinde ki, “oynadığını” unutuyorsunuz — çünkü o da büyük ihtimalle unutuyor. Freddie bazen yakıcı, bazen buz gibi soğuk, bazen gülünç derecede dürtüsel; ama her hâliyle gerçek. Ekranda gördüğünüz şey bir karakter değil, neredeyse biyolojik bir varoluş.
En çarpıcı sahne belki de biyolojik babasıyla ilk karşılaşma. Çevirmen, Freddie’nin ham öfkesini nezaket kalıplarına dökerek Korece’ye aktarmaya çalışıyor; ortaya hem acı hem absürt bir diyalog çıkıyor. Gülersiniz, sonra o gülüşten mahcup olursunuz. Chou’nun elinde gerçek hayattan alınan bu an, perdede bir şimşek gibi çakıyor.
Park Ji-min’in performansı bu yılın Oscar adaylarının tamamından daha büyüleyici ve o bir aktris bile değil, bir plastik sanatçı.— NPR Film Eleştirmeni

Cannes Film Festivali Bu Filmi Neden Seçti? Davy Chou’nun Dili
Return to Seoul, 2022 Cannes Film Festivali’nin Un Certain Regard bölümünde gösterildi ve festivalin damgasını vurduğu filmlerden biri oldu. Bunu izlediğinizde neden anlaşılıyor: Chou’nun kamerası, Freddie’nin hissiyle örtüşüyor, yakın ama tam olarak içerde değil. Büyük ölçüde orta planlar tercih eden Chou, seyirciye karakteri okuma fırsatı vermeden önce onu gözlemleme fırsatı sunuyor. Seul’un neon ışıkları, klübün yarı karanlığı, restoranın gürültüs, bunlar dekor değil, Freddie’nin iç sesinin dış yansımaları.
Cannes’ın bu filme verdiği yer tesadüf değil. Filmin müzik seçimi de başlı başına bir sinema dersi: 70’ler ve 80’lerin Kore pop şarkıları, Freddie’nin hiç yaşamadığı ama bir şekilde miras aldığı bir dönemin melankolisini taşıyor. Bu şarkıları duyunca seyirci de Freddie gibi bir yere ait olmak istiyor ama ait olup olmadığından emin olamıyor. Müzik, diyaloğun yapamadığını yapıyor.
Kimlik ve Köksüzlük Hikâyesi
Seul’a Dönüş, evlat edinme hikâyesi olarak başlıyor ama çok daha geniş bir şeyi anlatıyor: insanların kendilerine anlattıkları hikâyelerin kırılganlığını. Freddie’nin “Fransızım, bu benim meselemle değil” dediği an ne kadar inandırıcıysa, sekiz yıl sonra hâlâ o meselede gezinen Freddie de o kadar gerçek. Ve bu çelişki — kabul ile inkâr arasındaki o gidip gelme — filmin asıl kalbi.
Evlat edinilmemiş, başka bir ülkede büyümemiş, biyolojik ailesini hiç aramamış biri olarak bu filmde kendinizi bulabilirsiniz. Çünkü “ait olmak” sorusu evrensel. Bir şehre, bir aileye, bir kimliğe, hatta kendi geçmişinize ait olup olmadığınızı sorguladığınız her an, Freddie’nin hissiyle örtüşüyor. Return to Seoul‘u sıradan bir göçmen hikâyesinden ayıran tam da bu: sizi kendinize bakmanızı sağlıyor.
Filmin orijinal çalışma başlığı “All the People I’ll Never Be” — “Hiçbir Zaman Olmayacağım Tüm İnsanlar.” Nihai başlık değişti ama bu cümle, filmin özü olarak kaldı. Freddie’nin yaptığı her seçim, yapmadığı seçimlerin gölgesini taşıyor. Ve biz seyirciler olarak o gölgede de bir şeyler tanıyoruz.
Kapanmayan Bir Film Sonu
Seul’a Dönüş, sizi rahatlatmak için yapılmamış. Bir cevap vermiyor, bir yara sarmıyor, bir kapı kapatmıyor. Ama bittiğinde, o karakterin hâlâ bir yerde olduğunu, hâlâ aradığını düşünüyorsunuz. Belki de iyi sinema budur: perdeyi kapattıktan sonra da devam eden şey. Eğer izlemeyi sormak yerine bu soruyu soruyorsanız cevap evet.
Davy Chou, Koreli olmayan bir yönetmen olarak Kore’nin en kişisel meselelerinden birine dokunuyor ve bunu yaparken ne sömürgeleştiriyor ne de romantize ediyor. Sadece bakıyor, dinliyor ve gösteriyor. Bu üçü bir arada nadiren yeterli olur; burada fazlasıyla yeterli.
Seul’a Dönüş (Return to Seoul), 2022 Cannes Film Festivali’nden dünyaya açılan ve Kore sinemasının o yıl en çarpıcı sesi olan bir film. Park Ji-min’in doğası gereği yakalanamayan performansı, Chou’nun zamanı bir araç gibi kullanan anlatısı ve hiçbir zaman kapanmayacak sorusuyla bu film, izledikten çok sonra da kafanızda tınlamaya devam ediyor. Kore sinemasının değil insanlık sinemasının en güçlü örneklerinden.


