
“Bir insan sevdiği hayatı aynı anda nefret ederek yaşayabilir.”
Yönetmen: Lynne Ramsay
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Robert Pattinson, Sissy Spacek, Nick Nolte, LaKeith Stanfield
Süre: 1 saat 58 dakika
Tür: Dram / psikolojik gerilim
Uyarlama: Ariana Harwicz’in 2012 tarihli Mátate, amor romanından.
Bu film için en başta şunu söylemek gerekir: klasik bir “hikâye anlatan” film değil; bir kadının zihinsel çözülmesini seyircinin de deneyimlemesini amaçlayan, son derece rahatsız edici bir psikolojik sinema deneyimi.
Konusu
Grace (Jennifer Lawrence), yazar olmayı sürdüren genç bir kadındır. Eşi Jackson’la (Robert Pattinson) birlikte New York’tan ayrılıp Montana’nın kırsalına yerleşirler. Jackson’ın ölen amcasından kalan eski ve bakımsız bir evleri vardır. Grace hamiledir. Bebek doğduktan sonra ise hayatı giderek değişir. Jackson çalışmak için sık sık evden uzaklaşırken Grace büyük ölçüde bebekle yalnız kalır. Kırsal çevre, annelik, yalnızlık ve yazarlığının sekteye uğraması birleşerek Grace’in psikolojisini parçalamaya başlar. Başlangıçta gördüğümüz şey doğum sonrası depresyon gibi görünür. Ancak film ilerledikçe Grace’in davranışları daha uç, kontrolsüz ve tehlikeli bir hal alır. Kendi bedeninden, anneliğinden, evliliğinden ve hatta gerçeklik duygusundan uzaklaşmaya başlar. Ve film giderek şu soruya dönüşür:
Grace gerçekten “deli” mi oluyor, yoksa annelik ve evlilik kurumunun ondan beklediği kimliği reddediyor mu?
Filmin asıl gücü de burada.

“Die, My Love” adı ne anlama geliyor?
Filmin Türkçeye “Geber Aşkım” şeklinde çevrilmesi oldukça çarpıcı. Buradaki “aşkım” kelimesi önemli. Çünkü Grace ile Jackson arasındaki ilişki: aşk + cinsellik + öfke + bağımlılık + nefret + ihtiyaç gibi birbirine zıt duyguların aynı anda yaşandığı bir ilişki. Grace’in Jackson’a yönelik duygusu: “Seni seviyorum ama senden kurtulmak istiyorum.” noktasına geliyor. Dolayısıyla “Die, My Love” aslında filmin merkezindeki çelişkiyi özetliyor: Sevdiğin kişiyi aynı anda hem istemek hem yok etmek istemek. Bence Die, My Love‘ı anlamanın anahtarı burada.
Grace sadece depresyonda değildir. Öfkelidir. Hem de “iyi anne”, “iyi eş”, “iyi kadın” olması gerektiği söylenen bir kadının bastırılmış öfkesi. Bu nedenle Grace’in çığlıkları, kahkahaları, cinsel davranışları, saldırganlığı ve kontrolsüz hareketleri yalnızca psikolojik hastalık belirtileri olarak okunmamalı. Ramsay bunları aynı zamanda: “Toplumun kadınlardan beklediği normal davranışların reddedilmesi” olarak kullanıyor. Bu açıdan film, anneliği romantikleştiren filmlerin tam karşısında duruyor.

Filmin eleştirmenler tarafından en fazla üzerinde birleştiği konu Jennifer Lawrence’ın performansı.
Rotten Tomatoes’ta film eleştirmenlerden %74, Metacritic’te ise 72/100 almış durumda. Ancak eleştirmenlerin Lawrence’ın performansına yönelik övgüsü bu ortalamalardan çok daha güçlü.
Örneğin The Independent, Lawrence’ın performansını filmin merkezindeki zihinsel çözülmeyi son derece etkili biçimde aktaran bir performans olarak öne çıkarıyor; The Playlist ise onun filmin “itici gücü” olduğunu vurguluyor.
Lawrence’ın başarısı şu:
Grace’i “çılgın kadın” karikatürüne dönüştürmüyor.
Onun içinde aynı anda:
- sevgi
- öfke
- cinsel arzu
- suçluluk
- annelik
- yalnızlık
- korku
- özgürlük isteği
- kendinden nefret
var. Ve oyuncu bunların hepsini fiziksel olarak oynuyor. Bu nedenle film bazen Lawrence’ın oyunculuk gösterisine dönüşüyor.
🎥 Lynne Ramsay’nin yönetmenliği
Lynne Ramsay burada son derece radikal bir yöntem kullanıyor.
We Need to Talk About Kevin ve You Were Never Really Here filmlerinde olduğu gibi olayları açıklamak yerine duygu yaratmayı tercih ediyor.
Film:
- hızlı ve ani kurgu,
- yoğun ses kullanımı,
- rahatsız edici yakın planlar,
- renkler,
- sessizlik,
- müzik,
- beden hareketleri,
- tekrarlanan davranışlar
üzerinden Grace’in zihnini anlatıyor.
Time Out filmi “evliliğin ve zihnin özgür düşüşünü” anlatan son derece rahatsız edici bir çalışma olarak değerlendirirken Ramsay’nin punk estetiğini ve anarşik anlatımını özellikle öne çıkarıyor.

Filmin en büyük problemi ne?
Burada eleştirmenlerle izleyiciler arasındaki ayrım çok belirgin.
Eleştirmenlerin önemli bir bölümü:
“Cesur, özgün, güçlü.”
İzleyicilerin önemli bir bölümü:
“Dağınık, sıkıcı, anlamsız.”
Rotten Tomatoes’ta eleştirmen puanı %74 iken izleyici puanı %46 civarında. Metacritic’te eleştirmen skoru 72, kullanıcı skoru ise yaklaşık 6/10.
Bunun nedeni çok açık:
Film klasik bir dramatik yapı kurmuyor.
Başlangıç → gelişme → çatışma → çözüm
bekliyorsanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.
Bazı eleştirmenler de tam olarak bunu eleştirdi. The Times örneğin filmin dramatik etkisinin zayıf olduğunu ve Lawrence ile Pattinson’ın bazı sahnelerde sanki doğaçlama yapıyormuş gibi göründüğünü savundu.

Bu, herkese önereceğim bir 8/10 filmi değil. Sanat sineması, psikolojik çözülme ve karakter odaklı filmler seviyorsanız 8.5-9’a çıkabilir; klasik olay örgüsü ve net final bekliyorsanız 5-6’ya kadar düşebilir.
Beyazperde’nin Türkiye’deki değerlendirmesi de buna yakın biçimde filmi “izleyiciyi ikiye bölen” ve geleneksel anlatı yapısını bilinçli olarak yıkan bir deneyim olarak tanımlıyor.
Kısacası:
“Geber Aşkım” bir annenin delirmesini anlatan film değil.
Daha rahatsız edici bir şey yapıyor:
Bir kadının anne, eş, sevgili ve birey olma rollerinin birbirini boğmaya başladığı noktada zihninin nasıl parçalandığını bize onun gözlerinden izletiyor. Ve Jennifer Lawrence bunu öylesine fiziksel ve kontrolsüz oynuyor ki, filmdeki en büyük başarı senaryodan ziyade Grace’in zihnine girmemizi sağlaması.

Bence Geber Aşkımın merkezindeki cümle şu olabilir:
“Bir insan sevdiği hayatı aynı anda nefret ederek yaşayabilir.”
Grace:
- bebeğini seviyor,
- kocasını seviyor,
- yazmayı seviyor,
- cinselliği seviyor,
- özgürlüğü seviyor.
Ama bunların hiçbirini aynı anda sürdüremediğini hissediyor.
Sonuçta sevgi onun için güvenli bir alan olmaktan çıkıyor.
Sevgi boğucu hale geliyor.
Ve film adını tam da buradan alıyor:
Die, My Love.


