
Uzayda yalnız olmadığımızı öğrenseniz, biri bunu size kanıtlasa, korkar mıydınız?
Öncelikle Steven Spielberg’in 2026 yapımı Disclosure Day filmini,hangi kategoriye koymak lazım ilk bakışta uzaylılar ve UFO komploları
üzerine kurulu bir gerilim filmi mi, yoksa özünde hakikat, empati ve insanlığın bilinmeyene karşı tepkisi üzerine bir hikâye mi ben karar veremedim. Aslında uzaylıları konu ettiği için bilim kurgu deyip geçelim bence.
Filmde ilk başta muhbir olduğunu anladığımız ama neyin muhbiri olduğunu uzun süre anlayamadığımız bir koşuşturma ile başlıyor.Daha sonra anlıyoruz ki, Dünya dışı yaşamla insanlığın temasına dair en önemli belgeleri çalan genç bir muhbir, peşine düşen gizlibir teknoloji şirketinden kaçarken yolu bir televizyon hava durumu spikeriyle kesişir. Elindeki görüntüler insanlığınbildiği her şeyi değiştirecek nitelikte olduğundan dolayı, hem hükümet hem de karanlık güçler bu ifşayı engellemek için onun peşindedir. Konu bu…fakat Film, hızlı bir girişle daha en başından bir muhbirin dünya dışı yaşamı ifşa edecek görüntülerle kaçtığını ve peşinde,çalıştığı örgütün adamlarının olduğunu gösteriyor. Bu konuda herhangi bir sürpriz olmayınca, iki buçuk saat boyunca ne yaşanacağı sorusuaklınızdan çıkmıyor. Öncelikle, film için uydurulan örgüt fazlasıyla temelsiz ve yapmacık kalmış bence. Gerçekte yaşananlarda hükümetçok daha derin bir biçimde bu durumların içindeyken, filmdeki tek boyutlu şirket ve ifşa sürecinde devletin farklı kurumları, gizli bütçeliprogramlar, taşeron şirketler ve birbiriyle çelişen istihbarat birimleri devrede. Anlamak bir hayli yordu beni. Filmin bunca karmaşık ve zengin bir gerçekliği tek bir basmakalıp şirkete indirgemesi en baştan inandırıcılığını zedeliyor bence.
oyunculara gelince Filmin başrollerinde hava durumu spikeri rolüyle Emily Blunt, muhbir karakteriyle Josh O’Connor, kötü karakter rolüyle Colin Firth ve yardımcı rollerde Colman Domingo, Eve Hewson ile Wyatt Russell yer alıyor. hemen yeri gelmişken belirteyim, Emily Blunt dışındakiler çok kötü seçilmiş, hiç beğenmediğimi belirtmeliyim. hele yardımcı roldeki Colman Domingo acayip sırıtıyor, çok basit kalıyor.
Görüntü yönetmenliğini Spielberg‘in vazgeçilmez ismi Janusz Kamiński üstlenirken, müzikleri ise efsanevi besteci John Williams imzalıyor.
filmi araştırıken karşılaştığım bir bilgiyi burada paylaşayım çünkü bununla ilgili de yorum yapacağım.Filmin yapım sürecine dair çarpıcı bir bilgiye göre David Koepp, Spielberg‘in e-posta ile gönderdiği kırk sayfalık hikâye taslağından yolaçıkarak senaryoyu tam kırk iki kez yeniden yazıyor. Spielberg‘in bu konuda alışılmadık derecede titiz davranmasının nedeni ise bu alandadaha önce çalışmış olması ve bu filmi en iyisi yapmak istemesi olarak açıklanıyor.

Spielberg; bu projeye ilham kaynağı olarak ise 2017 yılında The New York Times’ta yayımlanan Glowing Auras and Black Money başlıklı,Pentagon’un gizli UFO programını ifşa eden meşhur makaleyi ve aynı dönemde kamuoyuna sızdırılan Fravor görüntülerini gösteriyor.Yani Spielberg‘in bu filme yaklaşımı, hem kişisel bir tutku hem de uzun bir hazırlık sürecinin ürünü olarak sunuluyor.Fakat tüm bu titizlik söylemine ve kırk iki taslağa rağmen ortaya çıkan sonuç maalesef kocaman bir hayal kırıklığı yaratıyor.
Bu filmden sonra şunu daha net söyleyebiliyorum, Spielberg çok iyi bir yönetmen fakat kötü bir senarist bu kesin. Ayrıca filmin başında doğrudan uzaylı bedenlerini gösteren videoların gösterimi, hikayenin hem oldukça klişe bir uzaylı kullanımı sunacağını hem de sürpriz elementi olarak hiçbir şey bırakmayacağını daha baştan ele veriyor. Karşımıza çıkan uzaylılar, popüler kültürün defalarca tükettiği o malum “Griler” ırkı. Yani büyük kafalı, iri siyah gözlü, klişe uzaylı tiplemesi. Yani nerden biliyorsunuz belki bizden çok daha güzel yaratıklardır, neden onları koca kafalı koca gözlü ince vücutlu tipsiz konumlandırıyoruz anlamadım. Böyle bir dönemde, gerçek görüntülerin küresel bir merak yarattığı bir anda Spielberg‘in hayal gücünün bu kadar tükenmiş bir tasvire yaslanması açıkçası şaşırtıcı. Bunların yanı sıra, dünyadaki en önemli dosyaların bu tek adamın elinde olması ve bunları internete sızdırmak yerine oradan oraya kaçması da hiçbir mantık içermiyor. Elinde insanlığın kaderini değiştirecek bir bilgi olan bir karakterin akla gelen ilk şeyi yapmayıp iki saat boyunca kovalanması, senaryonun en temel mantık sorunlarından birini oluşturuyor.

Filmin gerçekle uyumunu bir kenara bıraktığımızda ise yapısal sorunlar daha da belirgin hale geliyor. İki buçuk saatlik filmin neredeyse iki saati bomboş bir kaçış ve kovalamaca aksiyonuyla geçiyor. Kalan yarım saati de görüntülerin canlı yayında ifşa edilip neredeyse tek tek sırayla gösterilmesiyle devam ediyor. Disclosure Day, zaten en başından bildiğimiz ve beklediğimiz görüntülerin dünyaya ifşasıyla sona eriyor. Burada asıl komik olan ise bu ifşanın yerel bir televizyon kanalından bir anda absürt bir biçimde tüm dünyaya yayılması, hiçbir gücün buna asla müdahale edememesi ve tüm insanlığın yolun ortasında dikilip bu görüntüleri izlediği naif bir sahneyle bitmesi.Bu, bir Amerikan rüyasından bile öte, toz pembe bir hayal. Gerçek dünyada böyle bir ifşanın asla bu şekilde, herkesin işini gücünü bırakıp
ekran başına geçmesiyle gerçekleşmeyeceği çok açık. Üstelik, gerçek ifşa süreci tam da şu an gözümüzün önünde yaşanıyor ve görüldüğü üzere bu süreç kademeli, tartışmalı, şüpheyle karışık ve yavaş ilerliyor. Spielberg‘in bu naif final tercihi, filmin gerçeklikle kurduğu zaten zayıf olan bağı tamamen koparıyor.
Tüm bunların yanında bir de filmin ilerleyen kısmında iki ana karakterin, yani hem muhbirin hem de hava durumu spikerinin, aslında seçilmiş insanlar olduklarını öğreniyoruz. Uzaylılar, bu iki kişiyle iletişim kurup ifşanın gerçekleşmesine yardımcı oluyor. İşte işler burada daha da saçma bir hâl alıyor. Zira, koca dünyada neden bu iki kişinin seçildiği bir türlü açıklanamıyor. İnsanlık tarihi boyunca pek çok insan dünya dışı yaşamla temas halindeyken, sayısız tanıklık ve vaka anlatılırken, koca dünyada yalnızca bu ikisinin seçilmiş olması fazlasıyla absürt kalıyor. Bu seçilmişlik fikri, hikâyeye bir derinlik katmak yerine onu iyice
inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Gelelim bu kişilerin çocukken varlıklar tarafından ziyaret edilmelerine, bu anıları bastırmalarına ve temas biçimlerine. Filmde uzaylıların farklı biçimlerde görünme meselesi, temas mevzusunu resmen bir hayvanat bahçesine dönüştürüyor. Gerçek temas vakalarında, ufoloji literatüründe sıkça anlatılan bazı ortak motifler var. Örneğin tanıkların yaşadıkları “kayıp zaman” deneyimi, olayları ancak regresyon hipnozuyla hatırlayabilmeleri ya da varlıkların kendilerini gizlemek için kullandığı “ekran hafızası” denen olgu. Bu ekran hafızası kavramında, tanıklar gerçek deneyimlerinin üzerine bilinçaltı tarafından yerleştirilen baykuş ya da tanıdık bir insan gibi görüntüler hatırlar. Yani literatürde baykuş gibi birkaç spesifik benzetme ve kimlik değiştirme anlatısı mevcut. Ancak filmdeki gibi tilki, kuş, geyik ve daha bir sürü farklı hayvanın biçiminde görünmeye dair hiçbir ciddi veri yok. Filmin bu motifi alıp bir orman dolusu hayvana yayması, gerçek anlatıların tekinsizliğini ucuz bir fantezi gösterisine çeviriyor. Hatta Margaret Fairchild karakterinin küçükken kaçırıldığı, yani uzaylılarla temas sağladığı anda adeta bir Narnia dünyasına geçer gibi bir sürü hayvanla birlikte yürüdüğü sahnenin saçmalığı, zaten kötü olan filmi iyice baltalıyor. Bu sahne, bir korku ya da gizem
unsuru yaratmak yerine istemeden bir komediye dönüşüyor. Film boyunca büyük bir özenle inşa edildiğini gördüğümüz evin ise sırf karakter gerçekleri hatırlasın diye onun çocukluk evinin bir maketi olduğu ortaya çıktığında, bu devasa çabanın ne kadar gereksiz ve komik olduğunu nedense Spielberg bile fark etmemiş gibi görünüyor. aranızda psikologlar vardır, onlar bunu daha iyi açıklarlar diye düşünüyorum.

Benim için TAM BİR HAYAL KIRIKLIĞI oldu. Çıktığımda kendimi kandırılmış hissettim. Çocukluğunda seyrettiğim E.T filminin kötü bir devam filmi gibi geldi. çok üzüldüm. burada ki kritik soru şu bence; Steven Spielberg gibi deneyimli, araştırmacı ve bu konuya kalbini vermiş bir efsane, nasıl olur da bu kadar zayıf bir film yapar? Nitekim Spielberg, dünya dışı yaşam temasını sinemada en iyi işleyen yönetmenlerin başında geliyor. Kendisi, 1977 yapımı Close Encounters of the Third Kind ve 1982 yapımı E.T. gibi filmlerle bu türün adeta mihenk taşlarını döşedi. Özellikle Close Encounters of the Third Kind, Spielberg’in bu konudaki titizliğinin en somut kanıtı olarak öne çıkıyor. Filmin adı bile doğrudan astronom ve ufolog J. Allen Hynek’in geliştirdiği temas sınıflandırmasından geliyor.Bu sınıflandırmada birinci tür temasta sadece bir UFO görülürken, ikinci türde fiziksel bir iz veya kanıt söz konusu oluyor, üçüncü tür temas ise doğrudan dünya dışı varlıkların gözlemlenmesini ifade ediyor.
Hynek, bir zamanlar ABD Hava Kuvvetleri’nin meşhur Project Blue Book programının bilimsel danışmanlığını yapmış, başta şüpheci biriyken zamanla konunun ciddiyetine ikna olmuş saygın bir isimdi. Spielberg, filmini olabildiğince gerçek görgü tanıklıklarına sadık kılmak için Hynek’i teknik danışman olarak işe aldı. Hatta Hynek, filmin finalinde piposuyla beliren gözlüklü bir bilim insanı olarak kısa bircameo bile yaptı. Spielberg, o dönem Hynek’in kendisine bu alanda profesyonel bir bakış açısı kazandırdığını ve filmi onun katkısı olmadan asla bu kadar inandırıcı olamayacağını söylemişti. İşte o zamanlarda konuya gösterdiği bu titizlik, filmlerine yansıyan o gerçeklik hissinin temelini oluşturuyordu.
Bu yüzden Disclosure Day‘in bu kadar temelsiz, klişe ve mantık sorunlarıyla dolu olması daha da büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Filmi tam da son dönemdeki gerçek gelişmelere denk getirmesi ve önceki başarıları herkesi heyecanlandırmıştı. Ancak ortaya resmen parodi niteliğinde bir film çıkararak içi boş bir PR çalışması yürütüldüğü anlaşılıyor. Filmde gösterilen, gerçeklerden uyarlanan o gerçekçi UFO ve UAP görüntüleri bile o kadar kalitesiz ve absürt bir hale getirilmiş ki, insan şaşırıyor. İfşa görüntüleri de kötü CGI kullanımıyla iyice ucuz duruyor. Bütün bunlar, Close Encounters of the Third Kind gibi bir başyapıta
imza atmış bir yönetmene kesinlikle yakışmıyor.
Bunlar bizim yorumlarımızdı, internette dolaşan yorumlar ise genelde şöyle;
Filmin Güçlü Yanları
Spielberg’in klasik “merak ve hayranlık duygusu”nu yeniden yaratması.Güçlü görsel anlatım ve sinematografi.John Williams’ın etkileyici müzikleri. Bilimkurgu ile insanî duyguları birleştirmesi.
Zayıf Yanları
Eleştiriler özellikle şu noktalarda yoğunlaşmıştır:
Komplo hikâyesinin zaman zaman gereğinden fazla karmaşık olması.
Bazı karakterlerin yeterince derinleştirilememesi.
Finalin fazla açık uçlu bırakılması.
Uzun kovalamaca sahnelerinin ritmi düşürmesi.
Genel Değerlendirme
Disclosure Day, aksiyon ağırlıklı bir uzaylı filmi bekleyen seyircileri zaman zaman hayal kırıklığına uğratabilir.
Ancak felsefi ve duygusal yönü ağır basan bir Spielberg filmi olarak değerlendirildiğinde, insanlık ve iletişim üzerine
düşündüren bir bilimkurgu eseridir. Eleştirmenler arasında görüş ayrılıkları olsa da filmin en çok övülen yönü,
yıllar sonra Spielberg’in yeniden “kozmik merak” temasına dönmüş olmasıdır. demişler ama ben kesinlikle katılmıyorum.
Disclosure Day hakkında eleştirmen ve izleyici yorumları ikiye ayrılmış durumda.
Olumlu yorumlar
Birçok eleştirmen filmi Spielberg’in son yıllardaki en iyi bilimkurgu çalışmalarından biri olarak görüyor. Özellikle:
Emily Blunt’ın performansı çok övülüyor.
Görsel anlatım ve sinematografi güçlü bulunuyor.
Filmin uzaylılardan çok insanlık, empati ve gerçeklerle yüzleşme üzerine olması takdir ediliyor.
Finaldeki duygusal ve felsefi yaklaşım birçok eleştirmeni etkilemiş durumda.
Örneğin bazı eleştirmenler filmi “yılın en iyi filmlerinden biri” ve “Spielberg’in özüne dönüşü” olarak tanımlıyor.
Olumsuz yorumlar
Eleştirilerin odaklandığı noktalar ise:
Hikâyenin fazla karmaşık olması.
Komplo teorisi kısmının zaman zaman inandırıcılığını kaybetmesi.
Karakterlerin bazılarının yeterince işlenmemesi.
Finalin fazla açık uçlu olması.
Uzaylı filmi bekleyen seyircilerin beklediği kadar “uzaylı içeriği” bulamaması
Bazı eleştirmenler filmin son bölümünü “tatmin edici olmayan” veya “aceleye gelmiş” olarak değerlendirmiştir.
İzleyici yorumlarında öne çıkanlar
Reddit ve sinema forumlarında üç görüş öne çıkıyor:
Beğenenler:
“Close Encounters” ve “E.T.” ruhunu hissettirdiğini söylüyorlar.
Filmin verdiği mesajı ve duygusal tonunu güçlü buluyorlar.
Beğenmeyenler:
Filmin büyük kısmının kovalamaca ve kaçış sahnelerinden oluştuğunu düşünüyorlar.
Uzaylılar hakkında daha fazla açıklama bekleyenler hayal kırıklığı yaşamış.
Genel değerlendirme
Bugünkü eleştiri ortalamalarına bakıldığında film genel olarak olumlu karşılanmış durumda;
eleştirmen puanları yaklaşık %80–90 bandında seyrediyor. Ancak seyirciler arasında beklenti çok belirleyici olmuş.
Eğer E.T., Close Encounters of the Third Kind veya Arrival tarzı düşünsel bilimkurgu seviyorsanız filmi muhtemelen beğenirsiniz.
Eğer daha çok uzaylıların kökeni, teknolojileri ve dünya üzerindeki etkileriyle ilgili sert bilimkurgu bekliyorsanız biraz
eksik bulabilirsiniz.
Benim gördüğüm kadarıyla film hakkındaki en yaygın yorum şu: “Mükemmel değil ama Spielberg’in merak ve hayranlık duygusunu yeniden
hissettiren güçlü bir dönüş.”
iyi seyirler….


